“Bir ilüzyon hakim, bir ilüzyon ki gerçekten daha gerçekçi,
hissedilenden daha hisli, mutlak doğrudan daha doğru gösteren bir ilüzyon. Bu
satırları yazarken bile etkisini gösteren bir ilüzyon. Sonuç olarak bir ilüzyon
ve temel kuralı böyle bir ilüzyon olmadığını göstermek. Peki nedir bu ilüzyon?
Cevap tandık bir yerden: BİZ. Evet bizleriz bu ilüzyon’u yaşayan. Peki nasıl?
Aslında hep yani evet hep. Neyse kafanız karıştığına göre biraz daha açık
konuşayım, kafanızı karıştırdım çünkü nedir bu ilüzyon demek için beyninizin
gündelik çalışma performansından farklı bir şeye ihtiyacım var. Bu değerli
hayatınızı üzerine inşa ettiğiniz tabuların yıkılmasına ihtiyacım var, bunun
içinde; beynimizin içinde inşa ettiğimiz ilüzyon evden dışarı çıkıp bu binayı
yıkmamıza ihtiyacım var, aslında içerden de yıkabiliriz ama enkaz altında
kalmamızı engelleyecek yeteneklere henüz sahip değiliz. Buradan sahip
olabiliriz ya da donanım olarak böyle bir yeteneğe sahip olmadığımız sonucu
çıkar, bunun cevabını ilerde kendiniz vereceksiniz. Neyse amacımıza dönelim,
öncelikli amacımız bu evden çıkmak. Daha öncelikli amacımız bulunduğumuz odadan
çıkmak, çok daha öncelikli amacımız ayağa kalkmak. İşte kritik nokta; AYAĞA
KALKMAK. Günümüzde ayağa kalkmış insanlar var, ama çok çok azınlıktalar.
Dolayısıyla bu kişilere rastlayamıyoruz, rastlasakta ilüzyon daha tatlı
geliyor. Çok sandığımız ama en nihayetinde hiçbir boka yaramayan çabalarımıza
sığınıyor, mutluyum ben huzurluyum ben diyerek ayağa kalkıyoruz. Ama ne için?
Kapıyı kilitlemek için. Evet her bir mutluluktan yediğin güzel bir yemeğe
kadar, bu saydıklarımın hepsiyle odanızın kapısına bir asma kilit takıyorsunuz
farkında olmadan, iyi bir şey yaptığını sanarak. Çoğunuzun hayattaki amacı
mutluluk huzur güzellik beğenmek beğenilmek, ailemizin ve toplumun
tembihleriyle beynimiz bu amaca itaat etmeye başlıyor, işte bu bir TABU.
Tabuların yıkılmasından bahsederken bundan bahsediyordum, evet biliyorum
hepiniz bu tabuların içindesiniz. Ayağa kalkma’nın birinci amacı bu TABU’yu
yıkmak olacak. Bu yazıyı okuyan her kimsen artık bu yüzyıllardan beri insan
beynini hipnotize eden TABU’yu yıkmanın
zamanı geldi. Birbiri için yaşayan, birbirine gösteriş için yaşayan, sonucunda
birbirine yaranmaya çalışılan, biri bir şey yapıyor diye yapan, birileri bir
şey yapıyor diye yapan, düşünmeyen sorgulamayan, düşünüp sorguladığını sanan;
aslında tek yaptığı içinde bulunduğu ilüzyonu çözmek değil de ona farklı
açılardan bakmak olan insanların hakimiyetindeki bu yüzyılda bu TABU’yu yıkmak içinde yaşanılan ilüzyon’da
imkansızlığa yakın bir şeye tekabül ediyor bir çoğumuz için. “
dedi ve
etrafındaki şaşkın bakışların yan
masadaki alkolün etkisiyle kızarmış ve solgun gözlerin ağırlığı altında daha
fazla kalamadan ayağa kalktı, kulağına; eski bir televizyondan hava soğuk sıkı
giyinin diyen kadından başka kimsenin sesi gelmiyordu. Evet; kendisine bir soru
sorulmamıştı; zaten bu hissiz beyinlerin anlatılanlardan bir anlam
çıkaramadığını da bilircesine çıkışa yöneldi. Köhne bir bardı burası,
avrupa’nın rönesansının pek de uğramadığı bir bar. Toplumda değişimin işçi
sınıfından başlayacağını umarak lümpen kesime hitap eden köhne bir bardan bugün
3.kez kendisini döven bakışlar eşliğinde ayrılıyordu.
Hava suratını yakacak
derecede soğuktu ama hafif bir tebessümle ‘neyse bari kadın haklıymış, bugün
ilk defa birileri haklı çıktı’ dedi.
Gelen ilk taksiye kaldığı evin adresini iki kere tekrarlarken buldu
kendisini, bu İsveçlilerin de telafuzu ne kadar garip diye mırıldanarak sisin
içinde kayboldu...
“1 aydır buradayım çok insan gördüm ama canlısına
rastlamadım” yazdı günlüğünün son cümlesine ve yan dairede yatağa işkence
edercesine sevişen çiftin gürültüsü eşliğinde uykuya daldı…
Bugün büyük gündü, aslında burada bulunmasının tek sebebi de
buydu. Her ne kadar mantığı bunu kabul etmeyip tek derdinin kahvaltılık için üç
blok öteden aldığı peksimete benzeyen çıtır ekmeğin eve geldiğinde soğumuş
olduğunu söylese de.. . Duşunu aldı, ayna karşısında “bugün erdemin yanına
koyulacak herhangi bir değer seni felakete sürükler” dedi ve odaya son bir kez
bakarak evden ayrıldı…
Bütün bu telaşın sebebi bir dişiydi, evet bu adamın
mantığına aykırı taraf buydu.
İrlanda’da eğitim aldığı sürede yine bir gün “bir ilüzyon
hakim..” diye girizgahını yaptığı konuşmadan ilk defa etkilenen birini görmüştü, masanın en
uzak ucunda duran ve yüzü baştan aşağı altın orana sahip gibi duran yeşil gözlü
sarışın bir iskandinav kız! Evet bu bir dişiydi!.. Aynı frekanstan konuştuğu
belki de tek insandı, böyle birinin özel olması gerektiğini söylüyordu o zaman
bu dişi özel olmalıydı, özel olgulara her zaman ilgisi vardı lakin 24
yaşındaydı ve bir dişiye duyulacak ilginin sahip olduğu mental keskinliği
sekteye uğratacağını düşünüyordu…
Tamamlayıcı mı parçalayıcı mı çıkmazında düşünürken kendini isveç’te
bulmuştu, kendisini burada insanlara
hakikatı anlatmak için bulunduğu yalanına inandırmış sanki başka ülke kalmamış
gibi burayı seçmişti…
Buluşma yerine erkenden gelmişti, soğuk havanın da etkisiyle
bekleme süresinde kafasının içi akşam saatlerindeki pazar yeri gibiydi, her
bölgesine kaos hakim, her bölgesinde birbirine üstünlük savaşı vardı, kendi
kurduğu tabuları kendi eliyle mi yıkıyordu.. günümüzün sorunu olarak
nitelendirdiği bir dişiye içten içe hayranlık mı duyuyordu bütün bu olayların
ortasında... STOCKHOLM’DE STOCKHOLM SENDROMUNA yakalanmıştı. Beyni patlayacak gibiydi, mantığının somut ve
soyut kıvrımları arasındaki elektrik miktarının bir şehrin şebekesine eş değer
olduğunu düşünmeye başladığı o anda omzunda narin bir el hisetti ve…
Elektrik süpürgesinin sesiyle uyanmıştı... bir yandan kulaklarına
giren dalgalar beyninde “kahvaltı hazır” şeklinde yansıdı. Hayır! bu bir
rüyaydı! Rüyası gerçekti! Gerçeğe dönmeliydi! Hiçbir şey umrunda değildi artık!
tekrar uyumaya çalıştı tekrar, tekrar, tekrar… olmuyordu!!.. o an rüyayı sürdürmek için her şeyini vermeye
hazırdı ama nafile! Zaten ne zaman rüyalar devam etmişti ki!
Yatakta doğruldu ve usulca ağzından kelimeler döküldü “artık
bir ilüzyon hakim değil”…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder